ala kurdistan
Ey Reqîb

Tiflis’in Bitmeyen Bitleri - Dursun Ali Küçük

Tiflis’in Bitmeyen Bitleri
"Bit yiğitte pire itte olur"

Almanya’ya geçmek isterken Tiflis-Gürcistan da yakalandım. Pasaportum sahteydi, havaalanında tuttular.
Beni bırakma niyetleri vardı başta, ama tanıdıklardan gelen olmadı. Zaman geçti, artık vazgeçtiler. Zaten Türkiye’de beni istemek için devreye girmişti.
Stratejik Araştırmalar için Ermenistan’a bir grup arkadaşla gelmiştik.
Baktık öyle bu işe ciddi yaklaşan yok. Kimse bizden araştırmada beklemiyordu.
Görüş farklılıklarından dolayı yönetimlerde yer almayı kabul etmedim. Ben ile Hasan Atmaca ve üç arkadaş daha stratejik araştırmalar merkezi- düşünce üretimi için konuşmuştuk.
Farklı düşündüğümüz konular vardı. Bir daha da günah çıkarmak istemiyordum. Hala da istemem. Görüş farklılığına rağmen kalma ortamı olsaydı belki bunuda düşünürdük. Neyse ben asıl konuya döneyim.

“Bir yiğitte pire itte olur”(Türk atasözü)
Tiflis havaalanına ulaştık. Hasan’ı pasaportu sağlamdı, o geçti, ben kaldım.
Bana olumlu davrandılar. Baskı uygulamadılar. İlk gün içerisinde polis ifademi aldıktan sonra beni hemen Tiflis Cezaevine gönderdiler. Sonra başka arkadaşlar gelmişti, onlarada aynı davranmıştılar. Bir tek 1999 da eylem için gelenleri TC’ye vermişlerdi. O zaman ülkenin başında Şaakaşvili yoktu. Şvardnadze vardı.

Tiflis cezaevi bayağı kalabalıktı. Koğuşlar tıklım tıklım doluydu. Bir tek kabadayıların başları iyi yerlerde kalıyordu. Ve aklınıza gelen her şeyden yaralanıyorlardı.
Beni bir koğuşa verdiler.
Koğuşta 24 yatak ama 75 kişi vardı. Öyleki iğne atsan yere değmeyecek gibiydi. Tuvalet aynı yerdeydi. Banyoyu aynı yerde tuvalette ancak yapabiliyordun. Havalandırmaya pek çıkarmazlardı. Haftada iki kez, birer saatlik çıkarırlardı.
Koğuşun kendisi yaşanılmazdı. Herşey işkence gibiydi. İşkence yapmıyorlardı ama koğuştaki yaşam işkenceydi.
QayPiçiler(İyi Oğlanlar- siz kabadayı, hırsız, çalan ve içici olarak anlayınız) bir kaç tek kişilik yatak tutmuşlardı. Geriye kalanlar 3-4 kişi bir yatakta yatıyordu. Bende 3 kişilik bir yatakta yatmaya başladım. 3 kişi sıraya koyarak yatıyorduk. Kalkınca koğuş ortasında sadece oturacak bir yerde oturuyordun. Fazla hareket imkanına kimse sahip değildi.
Koğuş pisti ve yataklar temiz değildi. Temizlemekte mümkün değildi. Elbiselerini koğuşta yıkardın ve koğuşta kurutmaya çalışırdın. Temizlendiği söylenemezdi.
İlk gün baktım vücudumda birşeyler dolaşıyor. Daha önce bazı yerlerde geçici karşılaştığım bitlerdi bunlar.
Artık temizlemek imkânı yok, çünkü herkeste var. Elbiseni yıkıyorsun yine para etmiyor. Koğuşun her tarafına yumurtaları bırakılmıştır.
İnanın her gün yatmadan önce alt ve üst elbiselerimizi çıkarıyor, bit temizliği yapıyorduk. Öyle yatmaya çalışıyorduk. İlk günler çok acayibime gitti.
Türkiye cezaevlerinde bazen kötü işkence koşullarında bitlen karşılaşmışız ama temizlik ile birlikte yok edebiliyorduk.
Gerillada bazen bite yakalanma olurdu. Orada da temizlik ve ilaçlama ile geçiyordu. 
Bit vücudun kirli olsa bile türemez. Ancak yumurtalarını alırsan ve kötü veya bite uygun bir ortamda olursan oluşur ve kısa zamanda çoğalır. Senin kanını içmeye başlar.
Tiflis cezaevinde sözünü ettiğim koğuşlarda kurtuluş imkânsız. Temizlemek mümkün değil. İstediğin kadar elbiseni temizle ve banyo yap, o artık her gün seninledir ve senin kanını yemeye devam ediyor.
Türkiye cezaevlerinde anlatırlardı. Mahkûmlar çok eskilerde bitlerini yarıştırırlarmış. Kimin biti erken ve hızlı yürüyor. Yani en iyi kan içen tabiiki en iyisi olur.
Ayrıca burada duyduğum anlamsız bir atasözü vardı:
“Bit yiğitte pire itte olur”...
Tıpkı “borç yiğidin kamçısıdır” Türk atasözüne benziyordu.
Tiflis cezaevinde herkes bitlerle arkadaş olmuştu. Ve cezaevi koğuşlarında her türlü hastalıkla boğuşan kişiler vardı. En çokta verem-tiforkloz hastalığı vardı. Bulunduğum koğuştada vardı. İster istemez aynı havayı soluyorsun ve aynı yataklarda, ayrıca sıkışık yaşıyorsun. Bu kadar kişi ve ayrıca bitlerle birlikte yaşaman sonucu sağ çıkmak zordu. Arızalı çıkman ve bir hastalık alman her an olasılık dahilindedir.
Cezaevinde “QayPiçiler”, yani mafya ve hırsız başları hakimdi.
Her koğuşta onlara bağlı Qaypiçiler vardı. Başta yer alanlar ayrı ve tamyaşamlık yerde kalıyorlardı. Sadece içerdeydiler. Başka her tür imkanları vardı.
Kürt ve Türk kabadayılar mahkumlardan para almazdı. Siyasi tutsaklara karşı hiç bir istekte bulunmazlardı.
Buranın mafyası hem bildiğiniz mafya ve hemde hırsızlığın başlarıdır. Halktan dışarıda zorlan para, altın ve değerli şeyler toplarlardı. Hatta yerlerini söylemeyenlere evlerinde işkenceler yaparlardı. QayPiçiler-İyi Oğlanlar değildi. Hiç sevmedim onları...
Baş belalarıdır. Ama kendilerine iyi oğlan ve kişiyi yakıştırmışlardı.
Şaakaşvili daha sonra bunların başlarını hepsini ayrı bir cezaevinde topladı. Eski olanakları ellerinde aldı. Bu ister istemez diğer yerlerde birazcık yumuşama yarattı.
Bulunduğun koğuşta bir Ezidi Kürt vardı. Koğuşa önceleri o bakıyormuş. Kay Piçiydi. Ama hiç değilse bana Kürt oluşumdan dolayı iyi davranıyordu ve kimsede buraya yabancı olduğum halde birşey demiyordu.
O başka yere gittikten sonra benden para istemeye başladılar. Çünkü bu iyi oğlanlar esrar ve eroin içiyor ve vuruyorlardı. Bulamayınca ve para olmazsa kriz geçiriyorlar. Baştaki kay piçiler vermeyince kendileri çeşitli yollara başvuruyorlardı. Ben de ara sıra Almanya vb. yerlerle telefonla konuşuyordum. Parasını olduğunu düşündükleri herkesten mutlaka para alırlardı. Bir kez alıştılar mı bir daha da yakasını bırakmazlardı.
Benden de istemeye başladılar.
Siyasiyim ve benim param pulum, Kemal Burkay’ın deyişi ile "bir kedim bile yok" diyordum inanmıyorlardı. Hiç bir özel mülkiyetim yok diyordum ne yaptımsa inanmadılar. İlahi "para getir" diyorlardı. Yoksa dayakla işe başlayıp kötü noktalara kadar işi götürebilirlerdi. Kimse onlara itiraz etmiyordu ve edemezdi.
Tiflis’te tanıştığım bir Ezidi arkadaşım aracılığıyla 100 dolar bir sefer verdim. Aslında vermekle yanlış yapmıştım. Ama artık oradan çıkmak için avukatım ve BM Mülteciler Komiserliğini bekliyordum.
Alıştılar ya... Bir kez daha istediler...Yok diyordum. Bu kez bana dayak atmaya başladılar. Kafama koydum artık buradan gideceğim.

BM Mülteciler komiseri Japonya dan bir bayandı. İyi bir insandı. Türkiye beni istiyordu. O beni BM güvencesi altına aldı. Mütemadiyen "bizim denetimizdedir" diye kağıt veriyordu. Daha önce cezaevinde bir kez görüşüme gelmişti. O zamanda “ihtiyaçların için para vereyim” diyordu ben kabul etmiyordum. Çünkü içerdekilerin el koyacağını söylüyordum. Bazı ihtiyaçlarım olunca Ezidi arkadaşım bana getiriyordu.
Derken bir kez daha görüşüme BM Mülteciler temsilcisi bayan geldi. 
Yine “sana her ay para bıkalım buraya” dedi. Kabul etmedim.
Durumu olduğu gibi kendisine anlatım. Bitleri de anlattım. Gidip cezaevi müdürü ile konuşup beni başka bir yere aktarmasını istedim.
Kadın gidip konuştu. Müdür beni çağırdı. Konuştuk. Beni başka her koğuşta 10 kişinin kaldığı yerlere verdiler.
Ama artık verem hastalığına yakalanmıştım...
Başlangıçtı…

Devam edecek...

Dursun Ali Küçük

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News